Cahiliye devrinde savaşın yapılması yasak olan dört ay vardı: Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Recep. Genellikle ticaret ile uğraşan Araplar daha rahat ve güvenli ticaret yapmak, kervanlarını baskından korumak ve can güvenliğine sahip olmak adına bu aylara saygı gösterirler, kan akıtmazlardı. Bu aylarda insanlar emniyet içinde yolculuk yaparak Kâbe’ye gelirlerdi. Diyeceksiniz ki, şimdi bu bilgiyi bilmenin bize ne artısı var. Eskiden dediğimiz o devirlerde hiç olmazsa “güvenlikli” kılınmış zamanlar vardı. Şimdi dünyaya bakıyoruz, en korunaklı olduğuna inandığımız, saygınlığını kabul eylediğimiz ve bereketinden istifade etmek istediğimiz Ramazan ayı dahi “Hürmetini” yitirdi. Kanlar oluk oluk akmaya başladı.
Dünya hiç vakit kaybetmiyor. Cumalar, cumartesiler, pazarlar yalan oldu. Bu üç gün, üç dinin hürmet ettiği ve içinde özel ibadetlerin bulunduğu günlerdi, şimdi hepsi savaşa teslim. Vakit diye bir şey yok, “Hiç vakit kaybetmemek” var. “Eline geçtiği ilk fırsatta”, “Ansızın”, “Beklemedikleri bir anda”… Gece gündüz fark etmez. Savaş için bir “an” gerek, o an da “Şuan”.
Oysa vakit ne kıymetli bizde, teheccüt diyoruz mesela, gece yarısından sonra kalkıyoruz. İnsanlar uykuda kul Rabbiyle baş başa, seher diyoruz, tabiat canlanıyor, erkenden uyanıp işlerimiz için hazırlanıyoruz, beş vakit diyoruz, günü beş namaz vakti üzerinden planlıyoruz. Sonra kerahat diyoruz mesela. Üç vakitte namaz kılmıyoruz. Arefe günü, Allah’ın nice kullarını cehennemden azat ettiğine inanıyoruz. Bayram günlerini iple çekiyoruz. Bununla bitmiyor zaman algımız. Kandilleri kutluyoruz camilere koşarak, mübarek üç aylarda ibadetlerimizi arttırıyoruz. Ramazan ayı gelince ev ev seviniyoruz, Kadir gecesini ihya edebilmek adına dualar ediyoruz. Ve Kadir gecesinde büyüğünden küçüğüne kadar mabetleri dolduruyoruz.
Zaman bilincimiz bunlarla mı sınırlı? Sekarat-ı Mevt anı diyoruz, imanla göçebilmek için dualar ediyoruz, sela ile ezan arasını, ezan ile kamet arasını kollayıp niyazımızı sunuyoruz Allah’a.
Zaman’ı fark etmemiz isteniyor bizden. Üç günlük dünya diyoruz peşinde koşturduğumuz dünyaya, ömrün kısalığını anlatırken yaşlılarımız “Göz açıp kapayana kadar geçti” ifadesini kullanıyorlar. Kur’an’da dünya hayatını ebedi sanıp ahireti inkâr edenler karşılaştıkları ceza karşısında “dünya hayatı bir gün veya bir günden azmış” diyerek pişmanlıklarını dile getiriyorlar.
“Zaman öldürmek” ifadesi yoktu hayatımızda bu yüzyıla kadar, kapılarımız çalınıyordu ama zamanımız çalınmıyordu. Zaman kaybı demezdik kıymetli işlere. Zamanın farkındaydık.
Mutasavvıflarımız “İbnu’l Vakt” diyorlar, vaktin hakkını verene. Hayatın geçiciliğine kapılmayıp ömür sermayesini faydalı işler için kullanana.
Zaman bizim ayak uydurduğumuz bir vakit değildi, manevi değerlerimizle örülü, başı sonu sınırlanmış bir yapıydı. En kıymetli hazinemizdi.
Şimdi dünyaya hükmettiğini sananlar insanların zaman algısını yeniden programlıyorlar. Bu program kan, gözyaşı, acı, yıkım, pişmanlık dolu. Dünyayı bile isteye kıyamete sürüklüyorlar. Yenidünya düzenini kurmak için çaldıkları zamanlardan beslenenler bilmiyorlar ki zamanı kollayanlar vakti gelince ansızın harekete geçecek.