Günümüzün en yaygın alışkanlıklarından biri, uyanır uyanmaz elimizin telefona gitmesi. Eskiden insanlar pencereyi açıp havayı koklardı; şimdi ekranı kaydırıyoruz. Kim ne yapmış, nereye gitmiş, ne yemiş? Sosyal medya, hayatın içine o kadar yerleşti ki, çoğu zaman fark etmeden yaşamayı bırakıyor, sadece gösteriyoruz.
Kahve içerken fotoğraf çekiyoruz. Kitap okurken story paylaşıyoruz. Gün batımını bir filtreyle süsleyip "anı" yakaladığımızı sanıyoruz. Oysa o anı gerçekten yaşıyor muyuz?
Sosyal medyada gördüğümüz hayatlar, çoğunlukla süslenmiş gerçeklikler. Ancak yine de kendimizi bu "görüntülerle" kıyaslamaktan alıkoyamıyoruz. Herkes mutlu, başarılı ve üretken görünüyor. Peki ya biz? Bu görünmeyen rekabet, insanı yavaş yavaş yıpratıyor.
Daha da önemlisi, hayatlarımız sanki beğeniye göre değer kazanıyor. Paylaşmaya değmeyen anlar, yaşamaya da değmezmiş gibi hissediyoruz. Oysa mutluluk, bir poz değil; bazen sessiz bir sabah, bazen plansız bir yürüyüş, bazen de kimseye anlatılmayan bir düşüncede gizlidir.
Sosyal medya elbette kötü değil. Bilgiye erişimi kolaylaştırıyor, ifade alanı sunuyor, dayanışmayı artırıyor. Ancak ölçüsüz kullanıldığında; dikkatimizi, zamanımızı ve en önemlisi kendimizle olan bağımızı zedeliyor.
Belki de zaman zaman görünmez olmayı denemeliyiz. Her anı belgelemek yerine bazı anları sadece kendimiz için saklamalıyız. Çünkü hayat, ekrana değil, gözlerimizin önüne akıyor. Ve bazen en değerli anılar, sadece bizim bildiklerimiz oluyor.
Telefonu bırakın. Başınızı kaldırın. Dünya, parmak uçlarınızda değil. Tam karşınızda duruyor.
