Yeni olan bir şeye günümüzde çok değer veriliyor. Çünkü o yeni, hiç kullanılmamış. Evet, yeni dış görünümüyle güzeldir ama eski olanın da, görmesini bilene, başka bir güzelliği vardır: anılar, yaşanmışlıklar…
Örneğin, ayakkabım eskidi diye üzülürüz. Ama bir de şöyle düşünün: Siz o ayakkabıyı eskitebilecek kadar kullanabildiniz. Güzel anılarınız oldu. Kim bilir, belki ilk golünü yeni ayakkabılarınla attın; belki en hızlı koşunu yaptın; belki de ilk defa düşmeden yürümeyi öğrendin. Belki de sınırsızca koşabildin, ayaklarının seni özgürce götürdüğü yerlere gidebildin. Belki de kendi alın terinle aldığın ilk ayakkabıydı.
Peki ya eski? Belki koşarken düştün, ayağını burktun. Kim bilir, belki de ayağından çıktı ve canın yandı. Belki de hiç olmayacak bir anda ayakkabın yırtıldı. Oysa ki yeni aldığın gündeki halini hatırlıyorsun: gıcır gıcır, parlıyordu. Çok güçlü, dayanıklı ve güzel görünüyordu.
Parlaklığı göz alıyordu. Ama o günkü haliyle sadece güzel görünen ve sana henüz faydası olmayan bir eşyaydı. Şimdi ise yıllarca kullanılmış, unutamayacağın anıların başrolü oldu. Yani bizim emektarımız oldu. Yaşanmışlıkları olan, daha anlamlı bir eşyaya dönüştü.
Yeni olan güzeldir fakat eski olan değerlidir. Mesela biz insanlar da böyle değil miyiz? Genç olmak güzeldir ama daha hayata yeni atılmışsındır; “çiçeği burnunda” derler ya, aynı öyle… Yani tecrübesiz. Ama yaş alınca, aradan yıllar geçince, o kişi neler biriktirmiştir neler… Ne anılar, ne tecrübeler…
Eskinin değerini hatırlatan, ya da bilen diyelim, bir yer var; bildiniz mi? Evet, evet… Antikacı dükkânından bahsediyorum. Orada değeri ölçülemeyen ne yaşanmışlıklar var… Her parçanın değeri, kendisiyle ölçülüyor ya da ölçülemiyor. Ama bazen, vaktinde de değeri bilinse, görülse ne güzel olur, öyle değil mi?
